BANGLADEŞ’İN KUŞLARI ( Bangladesh’s Birds )

Bangladeş gezisi sırasında rastladığım kuşlar.

Ayhan Şevmet

DON-VOLGA (Bir nehir gezisi)

1336-1Gezi Don Nehrinin döküldüğü yerde bulunan Rostov şehrinde başlıyor, Volga Nehri kıyısında kurulu Kazan şehrinde bitiyor. Konaklama ve yemekler gemide.

Ruslar üzerinde ulaşım yapılabilen nehirleri kanallarla birleştirerek bir ağ meydana getirmişler. Şehirler bu ağ sayesinde ticaret ve sanayide gelişiyor.

Moskova,St.Petersburg,Kazan,Rostov gibi büyük şehirler bu sayede birleşmiş.Hazar Denizi,Karadeniz,Baltık Denizi ulaşılabilir olmuş. Don Nehri 1950 km. uzunluğunda Azak Denizine dökülüyor. Volga(İdil) ise 3500 km. ve Hazar Denizine dökülüyor. Volga Havzası çok büyük. Rusya halklarının büyük kısmı burada yaşıyor.

Don ve Volga’nın birbirine en çok yaklaştığı yerde (72 km.) kanallarla birbirine bağlanmış. 15 kanal var. 16. yy. da kanallarla birleştirme fikri Osmanlılardan çıkmış.Ancak Ruslar tarafından yapılmış. 1952 haziranında tamamen bitmiş.

Rostov-Kazan arasında bulunan Volgograd (Eski adı Stalingrad), Saratov, Samara, Ulyanovsk şehirlerinde kalınıp şehir gezileri yapılıyor.

Rostov bir liman şehri. Yakınlarındaki Starocherkassk Don Kazaklarının eski başkenti.Tarihi dokusunu korumuş. Mihail Solohov “Durgun Akardı Don” adlı ünlü romanında bu Kazakların yaşamını anlatıyor. Bunların Türk Kazakları ile ilgisi yok.Savaşçı bir topluluk. Rus imparatorluğunun savaşan gücü olmuşlar.

Volgograd (Stalingrad) İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı büyük direniş göstermiş bir kent. Tamamen yıkılmış,yeniden yapılmış.Savaşın en yoğun geçtiği Mamaev Kurgan Tepesinde bir “Kahramanlar Anıtı” var.(İkinci Dünya Savaşını hatırlatan bu anıtlar neredeyse her şehirde).Şehirlerin ortak özelliği bolca meydanlar, tiyatro ve opera binaları,geniş caddeler,sovyet yapımı sosyal konutlar.

Ulyanovsk Leninin doğduğu kent.Ailesinin soyismi  verilmiş.Vladimir İlyiç Ulyanov (Lenin) 7 Kasım 1917 de,St .Petersburg’da “Ekim Devrimini” başlatmış. Buda Sovyetler Birliğinin kurulmasına yol açmıştır.Burada ailesinin oturduğu ve Lenin’in doğduğu ev müze olarak geziliyor.Şehirlerde Lenin’in heykelleri ünlü kişilerle birlikte görülebiliyor.

Kazan Rusya’nın dördüncü büyük kenti.Tataristan’ında başşehri. Petrol ve doğal gaz zengini.1437 yılında kurulan “Kazan Hanlığı” 1552 yılında Ruslar tarafından yıkıldı.İslami eserlerle dolu  şehir yerle bir edildi.Kremlin (kale) içinde kalan alanda bugün Kul Şerif adına yeni bir cami yapılmış. Halkın çoğunluğu Tatar ve Rus. İlginç olanı burada 80 ayrı etnik gurubun yaşaması.Bu bazı şehirlerde 90’ı buluyor. Tatarlarla Türkçe anlaşabiliyorsunuz.

Kazan’dan otobüsle gidilen Çeboksarı şehri Çuvaş Özerk Cumhuriyeti’nin başşehri.Nüfusun çoğunluğu Türk asıllı Çuvaşlar. Ufak güzel bir şehir.

Don’dan Volga’ya kadar nehir dar. Kanalların çevresi ağaçlık. Çok sayıda kuş görülebiliyor. Volga’ya geçildiğinde nehir genişliyor ve kıyıları çok uzaktan görülüyor. Köylerde yeni yapılmış renkli çatılı kiliseler doğayla güzel görüntüler sunuyor. Birde her akşam güneş batarken gökyüzü ve nehirdeki renkler hafızalarda nefis fotoğraf  kareleri bırakıyor

Ayhan Şevmet

SENEGAL VE GAMBİA

DSC02258-1Bu ülkeleri neden birlikte gezmek gerekiyor. Öncelikle Afrika’nın batısında yer alan Senegal’in ortasında Atlantiğe uzanan bir nehir düşünün.Bu nehrin 25-50 km. arasında değişen kıyıları Gambia Devleti.Etrafı Senegal’le çevrilmiş. Ortak halkları var.İkiside Müslüman (% 90-95).Genç nüfusa sahipler(15 yaş altı nüfus % 40-45 arası). Daha bir çok ortak nokta. Tabi olarak resmi diller farklı. Gambia İngilizçe, Senegal Fransızca konuşuyor ve yazıyor. Birleşmek için iki ülke adımlarda atmış ama başarılı olamamışlar.(1982-1989 yıları -Senegambia)

Neden ayrılar ?  Batı Afrika kıyılarına ilk gelenler Portekiz’liler olmuş. Sonra Fransızlar ve İngilizler. Aralarında 7 yıl savaşı denilen,(1756-63) arazi paylaşımı savaşları antlaşmayla bitmiş. Bugünkü Gambia İngilizlere, Senegal’de Fransızlara kalmış. Sınırlar çizilmiş. Bütün amaç köle ticareti .Afrika’nın iç kısımlarından toplanan köleler,buradan gemilerle Amerika’daki yeni keşfedilen yerlerde, çalıştırılmaya götürülüyordu. 1848 de kölelik kaldırılmış.

SENEGAL:

Başşehirleri Dakar, Dünya onu Paris / Dakar rallisinden tanır. Afrika’nın en batı ucunda yer alıyor. 1960 da bağımsızlığını kazanmış. Cumhuriyetle idare ediliyor. Özgürlük Meydanı,Katedral,Büyük Cami,Başkanlık Sarayı görülebilir.Hemen açıklarında Goree Adası var. Teknelerle gidiyorsunuz. Fransız’ların köle ticaretinin kalesiymiş. Gerçekten bir kale var. Zindanlar, işkence aletleri, hücreler. Geçmişin acıları şimdi turizm geliri olmuş.

Dakar rallisinin bittiği yerde Pink Lake(Pembe Göl) var. Tuz oranı çok yüksek ve içinde bulunan mikro organizmalar sayesinde rengi pembe. Suya girip sırt üstü yattığınızda batmıyorsunuz, tıpkı yer çekimsiz ortamdaymış gibi. Çevresindeki köylerde yaşayanlar buradan tuz çıkarıp satıyorlar.

Saint-Louis Fransızlar kurduğu bir şehir. Şehri tanımak için en iyi yol fayton tutup gezmek. Saint-Louis’ten  gidilen ve Senegal Nehri üzerindeki Djoudj Milli Parkı dünyanın en önemli kuş alanlarından birisi .Hem barınma hemde üreme alanı. 400 kuş türü tespit edilmiş. Nehirde yapılacak motorlu sandal gezisi sırasında bolca kuş türü görebiliyorsunuz. Özellikle Yılan Boyun çok. Pelikanlar, Cakanalar, Sumru çeşitleri, Kutsal Aynak, Ördekler, Balıkçıl çeşitleri, Mahmuzlu kız kuşu, Balık Kartalı, Kaşıkgaga ve daha birçok çeşit. Sahillerde timsahlar. dev kertenkeleler, yaban domuzları var.

Touba(Cennetteki ağaç) şehri, Şeyh Aamadu Bamba tarafından çorak bir arazi üzerindeki tek ağacın etrafında kurulmuş.1853-1927 yıllarında yaşamış. Burada türbesi ve onun yanında yapılmış büyük bir cami var. Senegalin en güçlü ve zengin tarikatı. Yer fıstığı ticaretini ellerinde tutuyorlar. Buraya yapılan haç günleri sırasında 500 bin olan nüfusu 2,5 milyona çıkıyormuş. 12,5 milyon nüfuslu Senegal’i düşünürsek bu haçlar her zaman hükümetin korkulu rüyası olmuş.

Bondia Park etrafı tellerle çevrilmiş 100 hektarlık bir vahşi alan. Burada Afrika savan hayvanlarının çoğunu görebilirsiniz. Gergedan, zürafa, maymun, Batı Afrika Orman Bufalosu, İmpala, Kudu, Eland gibi.

GAMBİA:

Başşehri Banjul. Senegal gibi Cumhuriyetle idare ediliyor. 1965 te bağımsızlığını kazanmış. 11.300 km karelik ülkede 2 milyona yakın insan yaşıyor. Nehirin iç kısımları tarıma çok müsait. Yer fıstığı, kumdarı, kocadarı, pirinç, manyok(Kasava) ve mısır ekiyorlar. Yer fıstığı tıpkı Senegal’de olduğu gibi ihracatın en büyük kalemi. Nüfusun büyük kısmı tarımda çalışıyor. Balıkçılık ve hayvancılıkta yapılıyor. Kıyı balıkçılığı gittikçe yaygınlaşyor.

Gambia nehiri kıyısı boyunca mangrov bataklıkları ve göletler yer alıyor. Buraları zengin bir yaşam ortamı sağlıyor. İnsanların erişemediği bu yerlerde böcekler, kuşlar ve diğer hayvanlar yaşıyor. Aynı zamanda sivrisinek(sıtma)ve çeçe sineği (uyku hastalığı)içinde uygun ortamlar. Nehirde ise çeşitli balık cinsleri, su aygırları ve timsahlar var.

James Adası Gambia nehrinin ortasında ufak bir ada.Zamanında köle ticaretinin merkezl olmuş. Fransızlarla İngilizler arasında defalarca el değiştirmiş. Antlaşmayla İngilizlerde kalmış. Şimdi üzerinde yıkılmış binalar ve bir kaç eski top var. Yinede o zamanki vahşeti hissedebiliyorsunuz.

James Adasının kuzey kıyısında Juffureh adında bir köy var. “Kökler-Bir Amerikan Ailesinin Destanı” adlı romanındaki Kunta Kinte’nin köyü burası. Dizi filmini Türkiye’dede seyretmiştik. Yazarı Alex Haley, anneannesinin anlattıklarından yola çıkmış. Kunta Kinte’ye kadar uzanan soy ağacını bulmuş. Halen bu köyde akrabası olduğunu söyleyenler var. Meşhur olmuş, turistler geliyor.

Ayhan Şevmet

 

 

 

 

GALAPAGOS ADALARI

IMG_2892-1Uçak Baltra adasına indiğinde Charles Darwin’i düşünmemek elde değil. Evrim Teorisini buradaki İspinoz kuşlarının gaga yapısındaki farkları görerek geliştirmiş. Bu sayede bütün dünya, özel adalar topluluğunu tanımıştır.

Ekvator’a bağlıdır. 14 büyük ada, 8 küçük ada ve 40 ufak adacıklardan meydana gelen guruba “Colon Adaları” da deniyor. Ekvator’un 1000 km. batısında, 50.000 km. kare yüz ölçümü var.

1535’de Perulu rahip Tomas de Berlauga tarafından keşfedilmiş. Bulunan çanak çömleklerden buranın çok daha önce Güney Amerika yerlileri tarafından bilindiği ortaya çıkmıştır.

Adaların tamamı Milli Park statüsünde korunuyor. Adaya girişte çok sıkı kontrol var. Gıda, hayvan, bitki sokmak kesinlikle yasak. Hatalardan ders alınmış gibi. Baltra adasından teknelerle Santa Cruz adasına geçiliyor. Buradanda otobüslerle tek yerleşim yeri olan Puerto Ayora ‘ya gidiliyor. Puerto Ayora turistik bir liman yerleşimi. Buradan hızlı teknelerle diğer adalara gidebiliyorsunuz.

Yanardağ ve lavlardan oluşmuş bu adaların (Şu anda aktif olan bir çok yanardağ var.) hepsinin ana karadan uzak olması kendi eko sistemlerini yaratmış. Canlılar uçarak, yüzerek yada bir ağaç parçasının üzerinde yaptığı yolculuklarla bu adalara ulaşmış. Her biri kendi evrimini geçirmiş

Santa Cruz’daki “Charles Darwin Araştırma İstasyonu”nda dev kaplumbağaların koruma ve yetiştirilmesi yapılıyor. Geçmişte adaya gelen gemilerin(çoğu korsan) taze et ihtiyacını gidermiş. Daha sonra getirilen evcil hayvanlarda yumurtalarını yiyerek neslinin tükenme seviyesine getirmiş. Ancak şimdi kontrol altına alınmış ve sayıları artıyor. Bir insan ömründen daha fazla yaşıyor(150 yıl) ve neredeyse her adada farklı evrim geçirmiş.

Puerto Ayero’dan yürüyerek gidilen “Kaplumbağa Koyu” (Tortuga Bay) çok güzel. Uzun ve geniş kumsalda yer yer kümelenmiş lav çıkıntıları üzerinde güneşleyen “Deniz İguana”larını uzaktan fark edip heyecanlanıyorsunuz. Hep okumuş veya izlemişsinizdir, ama karşılaştığınızda duygular çok farklı oluyor. Deniz İguanalar’ı deniz dibindeki yosunları yiyorlar. İyi yüzücüler ancak karada çak ağırlar. Besin kıt her canlı kendi düzenini kurmuş. Burada beyaz kumları ve ılık suyu olan ufak koylarda yüzmek çok zevkli.

Adalarda tüplü veya şnorkelli dalış yapabilyorsunuz. Bazı koylarda foklarla(Deniz Aslanı) birlikte yüzüyorsunuz. Aniden önünüze çıkıp yüzünüze bakıyor.400’ü aşkın deniz canlısı türü var. Bunların 50’si endemik.

Bazı bitki ve canlı türleri sadece bir adada yaşıyor. Galapagos kahvesi, zehirli elma ağacı, sarı kordia, kaktüsler, çok yıllık otlar, mantarlar, eğrelti otları, yosunlar gibi bitkiler.

56 çeşit kuş türünden 27 si sadece bu adalarda yaşıyor. Uçamayan karabatak, Darwin ispinozları, Lav Martısı, Dalgalı Albatros, Mavi Ayaklı Sümsük, Galapagos Şahini gibi.

Ayhan Şevmet

 

NAMİBİA

DSC01649-1Adını bütün batı kıyısı boyunca uzanan Namib Çölü’nden alan Namibia Nama dilinde hiç bir şeyin yetişmediği yer demek. Türkiye’den büyük olan ülkede(825.118 km kare) 2 milyon kadar insan yaşıyor. Ülkenin orta kısmı plato, doğusu ise Kalahari Çölü’dür.

Afrika’nın güneybatısında yer alır. 1990 yılında Güney Afrika Cumhuriyetinden Bağımsızlığını kazanmıştır. Şu anda çok partili Cumhuriyet’le idare ediliyor. Portekizliler keşfetmiş. Balina avcılığı ilgisiyle bir çok ülke uğramış(Walwis Bay’e), İngilizler ve Almanların yönetimi altına girmiş.Almanlar 1904-1907 yılları arasında 20.y.y. ilk büyük soy kırımını burada gerçekleştirmiştir. 65.000 Herero (Nüfusların % 80’i) ve 10.000 Nama(nüfuslarının % 50 si) Çoluk çocuk demeden yok etmişler.

Nüfusun büyük çoğunluğu siyahlardan meydana geliyor. En büyük gurup kuzeyde yaşayan Ambolar. Kavangolar(Bantu dili konuşur). Doğuda Caprivililer ve Kaokolandlılar(Koisan dili). Güneyde ise Damaralar, Hererolar, Sanlar, Batsvanalar ve Nama’lar yaşar. Nüfusun %  10 u beyazlardan oluşuyor. Şehirlerde oturuyorlar ve ticareti ellerinde tutuyorlar.

Başşehirleri Windhoek (500.000 nüfuslu). Walwis Bay, Swakopmund (alman kolonial mimarisinin örneklerini görebilirsiniz.) gibi nüfusu az olan şehirlerde tarihi eser yok. Esir ticareti ve yer altı zenginlikleri beyazlara yetmiş. Yetmiş mi?

Ülkenin bir çok yerinde hepsi beyazlara ait büyük çiftlikler var. Büyük derken 50 km.kare – 100 km.kare. En önemli gelir kaynakları elmas, bakır, uranyum. Daha bir çok maden, tuz, yarı değerli taş. Bunların hepsinin üretim ve satışı beyazların elinde. Siyahlar’mı?  Bu çiftliklerde, madenlerde çalışıyorlar. Birde hayvancılık yapıyorlar.

Misyonerlerin çalışması sonucu siyahların büyük çoğunluğu Hıristiyan. Yaygın mezhep Luthercilik.

Sosuvlei, Namib çölünün güneyinde kızıl kum tepelerinden meydana gelen eşsiz doğal güzelliklerine sahip. Milyonlarca yıllık bir oluşum. Bu kızıl kumlar rüzgarın yönüyle devamlı şekil değiştiriyor. Hepsi numaralandırılmış. En yükseği konik şekilli olanı(380 m.). Sabah güneş doğarken bu tepelere tırmanmak ve sonra aşağıya doğru kaymak çok zevkli. Benguela akıntısının kıyıdan içerlere taşıdığı sis çok özel hayvanların yaşamasına olanak sağlıyor. Namib çölünün büyük kısmı kayalıklarla kaplı. Düzlüklerde ve kum tepelerinde antilop, deve kuşu, böcek ve sürüngenler görülebilir.

Walwis Bay, Atlas Okyanusu’nun kıyısında bir liman ve balıkçılık şehri. Kumsallarında 5.000 i bulan fok kolonileri bulunuyor. Açıklarında koruma altındaki adalarda Karabatak ve Guano (penguen) kolonileri var. Bunların dışkıları gübre olarak kullanılıyor. Bu adalara ve fokların olduğu yerlere teknelerle gidiyorsunuz. İstiridye yetiştirme alanlarını, fokları, çeşitli deniz kuşlarını çok yakından görebilirsiniz.

Etosha(Etoşa) Milli Parkı 4.800 km.karelik tuz havzasının içindedir. Afrikadaki en büyük parklardan biridir. Havza geçmişte bir gölmüş, sular azalınca kurumuş, bugünkü halini almış. Angola’dan gelen kanallar azda olsa bugün su getiriyor. Mili Park 22.267 km. karedir. Flamingolar, kartallar , şahinler, akbabalar, beç tavukları, deve kuşları, yarasa kulaklı tilki ve bir çok kuş çeşidi var. İç savaş sırasında büyük hayvanların sayısı çok azalmış. Yapılan koruma çalışmalarıyla sayıları artıyor. Zürafa, aslan, leopar, fil, zebra, gergedan, babun ve antilop cinslerini görüyorsunuz.

 

Himbalar, Namibia ile Angola’yı ayıran Kurene nehri çevresinde yaşamaktadır. Modern dünyanın olanaklarına direnen bir toplumdur. Kendi yaptıkları takıları ve giysileri giyerler. Kadınlar vücutlarını kırmızıya boyuyorlar (kırmızı toprak ve hayvansal yağ karışımı). Köyden hiç dışarı çıkmıyorlar. Erkekler çobanlık yapıyor. Ağaç ve topraktan yaptıkları küçük kulübelerde yaşıyorlar. Basit kap kaçak kullanıyorlar. Bölgelerinde tarım yapılamadığından hayvancılık yapıyorlar. Ana gıdaları süt ve et. Kendi törelerine göre yönetiliyorlar. Köyün reisi atalarla iletişim kuran dini lider, sürünün ve sönmeyen tören ateşinin koruyucusu.

Ayhan Şevmet

 

SOKOTRA ADASI

065_01

Yemen’e bağlı Sokotra takım adaları Afrika kıtası ile Arabistan Yarımadası arasında yer alır. Dünyanın geri kalanından izole olmuş bu adalar kendi endemik türlerini yaratmış. Üçyüz’den fazla bitki türü, kuşlar, kertenkele, böcekler… Küçük Galapagos adaları gibi. Geniş kumsalları, güneş, deniz, Dünyanın en şöhretli yerlerinden daha güzel. Ama turizm gelirse bu doğal güzellikler bozulacak.Kolay kolayda gelmez.Çünkü,buraya yalnız Yemenden gelinebiliyor.Orada ise istikrar çok zor.

Ada halkını ikiye ayırabiliriz. Yükseklerde yaşayıp hayvancılık yapan Bedeviler, sahillerde balıkçılık yapan Afrikalı ve Arap halk. Hadibu en gelişmiş yerleşim yeri. Sokotra’da muson mevsimi çok sert geçtiği için burada yaşayan halkın çoğu bu zamanı Yemen’e gidip çalışmakla geçiriyor.Her şey Yemenden geliyor.Tabi benzin ve mazotta,Hava kötüyse deniz yoluyla ulaşım olmuyor.Benzin istasyonları kapanıyor araçlar çalışmıyor.

Bitkilerden en meşhuru Ejderha Kanı Ağacı’dır. Aslında bu ağaç değil Zambak ailesine ait bir bitkidir. Adanın orta kısmındaki tepelerde bulunur. Ağacın öz suyu kırmızıdır ve kabuklarının pişirilmesiyle elde edilen madde ilaç olarak kullanılıyor. Roma’da gladyatörlere merhem, Kleopatra’nın ruju, günümüzde de kanamayı önlemek gibi bir çok kullanım alanı var.

Eski zamanlardan beri tanrılara yakılan tütsünün halen 8 endemik türü var. Ayrıca Commiphora (Mür), Aloe (İskender zamanında asker merhemi olarak kullanılmış),Çöl gülü, Hıyar ağacı ve daha bir çok tür.

SOKOTRA’NIN KUŞLARI:

Sokotra dünyanın en büyük Mısır Akbabası kolonisine sahip. Burada ona “Belediye” diyorlar. Tam bir temizlik elemanı ve insanlardan hiç kaçmıyor. Mısır Akbabasını iki üç metre mesafeden izleyebilirsiniz.

Endemik kuş türleri: Sokotra Nektar Kuşu (Socotra Sunbird), Sokotra Ötleğeni (Socotra Warbler), Sokotra Yelpaze Kuyruk (Socotra Cisticola), Sokotra Sığırcığı (Socotra Starling), Sokotra Serçesi(Socotra Sparrow), Sokotra Çintesi(Socotra Banding), Sokotra Şahini(Socotra Buzzard)

Ayhan Şevmet

YEMEN

671_01   Aslında Yemeni birkaç satırla anlatmak çok zor. Arap yarımadasının Afrikaya bakan ucunda yer alan Yemenin nüfusu 26 milyon.%97 si Arap, geri kalan Somalili, Hintli ve Pakistanlı. Din İslam, %99 Müslüman. %55 Sünni, %45 i Zeydiyye mezhebindendir. Zeyediler Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer’in halifeliğini kabul ederler. Hz.Osman’ın halifeliliğine karşı çıkarlar. Sıranın Hz.Ali’de olduğunu söylerler. Hz.Ali, Hz. Muhammed’in emri ile Yemene gelmiş ve onlara Müslümanlığı kabul ettirmiştir. Bu yüzden onu çok seviyorlar

Osmanlılar 1517-1918 tarihleri arasında egemenliklerini sürdürmüşler. Bir çok yerde izlerini görebiliyorsunuz. Yemenliler halifeliğin Osmanlılarda olmasını hiç kabul etmemişlerdir. Osmanlılar terkettikten sonra idare Zeyyidi imamlarına geçmiştir. Kuzey ve güney Yemenin birleşmesiyle 1991 yılında anayasa düzenlenmiş, çok partili Cumhuriyet kurulmuş. Ama iç çekişmeler hiç bitmemiştir

SANA : Başşehir Sana 2400 metre yükseklikte kurulu. Görülecek yer, surlarla çevrilmiş olan Eski Sana’dır. Bab-ül Yemen kapısından girdiğinizde zaman tünelinde geriye gitmiş gibi olursunuz.Daracık sokaklardan egzotik kokular, kebap kokularına karışır. Burası yaşam ve ticaret yeridir. Çarşısında, hurma satan dükkanlar, ayakkabı tamircileri, esansçılar, yemeniciler, kazancılar, cami alemi imalatçıları, baharatçılar, nargileciler, şekerciler ve daha birçok çeşit. Cembiye satıcıları çoğunlukta. Cembiye hilal şeklinde ağzı olan,hançer ve kınını, süslü kemer tamamlıyor. Bir gelenek, oldukça yaygın. Statü sembolü gibi.

Yemen’i kendine has mimarisini görmek için bile gidilir. Kerpiçten yapılan dünyanın ilk apartmanları günümüzde halen kullanılıyor. Evlerin içindeki havalandırma sistemi ve izolasyon yüzyıllardır devam ediyor. Cam ve kapı kenarları süslerini beyaza boyayarak güzel bir görüntü sunuyorlar.

KAT : (Gat)Yemen’de en çok dikkati çeken saat 12.00-16.00 arası, hafif dozda uyuşturucu içeren kat yaprağı çiğnenmesi. Yanaklarının tek tarafına sıkıştırıp suyunu emiyorlar. Bunu kullanmak serbest. Yani Yemen halkı uyutuluyor. Günlük ciro 30 milyon dolar. (2008 de Sana’da ibadete açılan, devlet başkanı Ali Abdullah Salih’in yaptırdığı Salih Camii 60 milyon dolara mal olmuş.) Gerisini siz hesap edin. Yaklaşık ülkenin yarısı kat çiğniyor. Kahve tarlalarını bile söküp kat ekmişler. Çok su isteyen bir ağaç, su az. Yani ülke geriliyor. Elli sene sonrada gitseniz aynı Yemen’i gene görürsünüz. Kızıldeniz kıyısındaki Hudeyde şehri balık ticaretiyle uğraşıyor. Balık hali mutlaka görülmeli. Çok değişik renk ve büyüklükteki balık türlerini insanların yarattığı keşmekeş içinde izlemek çok ilginç. Uzak doğu pazarlarına gönderilmek için kuyruk ve yüzgeçleri kesilmiş çeşitli köpek balığı cinslerini görünce insan üzülmeden edemiyor. Dağların yükseklerinde kurulmuş köyler. Uzaktan kuş yuvası gibi görünen  bu yerler, yaklaşınca 1000 yıl öncesine götürüyor insanı. Bitişik ve üstüste yerleşmiş evler, daracık ve dik sokaklar. Taş ve kerpiçin uyumu. Sadece bu köylerdeki yaşamı, adetleri, dansları,şarkıları, evlerin içlerini, insanların güler yüzlerini anlatmak bile sayfalar alır.

Kadınları sokaklarda pek göremiyorsunuz. Çarşılarda sadece gözleri gözükecek şekilde çarşaf içinde görebiliyorsunuz. Kızlar ilkokuldan sonra başlarını örtüyorlar ama çoğu çarşaf giymiyor. Köyler biraz daha serbest gibi. Dağ köyü olan Hotaib’de İsmailiye tarikatının merkezini, Taiz’de Ashrafi Camini, Jibla kasabasında Kraliçe Arwa’nın sarayını (Tek kadın imam), Sana’da İmam Yahya’nın sarayını gezip görebilirsiniz.

Ayhan Şevmet

ENDÜLÜS (Andolucia)

Bir ülkeyi yada bölgeyi tanımak için tarihini bilmek gerektiğine inanarak Endülüs bölgesinin tarihine bakalım. 711 yılında Berberi komutan Tarık bin Ziyad komutasındaki Emevi orduları Cebelitarıktan İber yarımadasına girmiş, Germen asıllı Vizigot’ları yenerek İspanyanın Müslümanların eline geçmesinin önünü açmıştır. Tarık bin Ziyad orduları karaya bastığında gemileri yakarak ordunun ricad etmesini önlemiştir. (Gemileri yakmak, sözcüğü buradan çıkmıştır.) İlk zamanlar valilerle yönetilmiş, 750 yılında Abbasiler Emevi hanedanlığını yıkmış. Hanedandan sağ kalan Abdurrahman bin Muaviye Endülüse sığınmış ve Başkent Cordoba (Kurduba)da kendini Endülüs Emiri ilan etmiştir. Endülüs Emevi Devleti 1031’e kadar sürer. Üçüncü Hişam 1031 yılında öldüğünde çok sayıda bağımsız devletletçiklere bölünmüş. Bu devletçikler hem birbirleriyle hemde Hıristiyan İber halklarıyla savaşırken, Kuzey Afrikadan gelen Murabıtlar(1090-1147), Muvahitler(1147-1238) birliği kurmayı başaramamışlar. Müslümanlar Gırnata Sultanlığı (Beni Ahmer Devleti) olarak Granada ve çevresindeki bölgede sıkışıp kalmışlardır (1232-1492) Kastilya Kraliçesi İsabel, Aragon Kralı Ferinand (Fernando) ile evlenerek güç birliği sağlamış, 781 yıl süren İslam egemenliğine son vermişlerdir. 1492 yılında kuşatılan Gırnata Sultanlığı, bir sabah İspanyol bir komutanın, bir elinde Kuran ,bir elinde İncil surların önüne gelerek,*eğer şehri terkederseniz kimseye bir şey yapılmayacak* demesi üzerine barış sağlanmış. Son Sultan Abdullah şehri terk etmiş. Bir tepede durarak son kez şehre bakar ve ağlar. Annesi ona şöyle der ;

“Bir kadın gibi ağlayacağına, bir erkek gibi savaşıpta ölseydin.” İspanyollar sözlerinde durmamış ertesi günü hıristiyan olmayan herkesi öldürmüş yada hıristiyan yapmış, kaçanda kurtulmuş. Müslümanların çoğu Kuzey Afrikaya kaçmış, Yahudiler’in ( yaklaşık 200.000) çoğu Hızır ve Oruç Reisin gemileri ile İstanbul, Selanik ve İzmir’e getirilmiştir. Bunlara “Sefarat Yahudi’leri” denir. İspanya kralı Üçüncü Felipe 1609 yılında çıkardığı fermanla 1610-1614 yılları arasında Müdeccenleri (İspanyada kalan Müslümanlar) ve Moriskoları (Hıristiyanlığı kabul etmiş Müslüman ve Yahudileri) İspanyadan kovdu kadın, çocuk demeden katletti, Engizisyonu katı bir şekilde uyguladı. Müslümanların izini silmek için bütün cami, kümbet medrese ve güzel binaları, sarayları yıktırdı. 100.000 lerce bilgi dolu kitapları yaktırdı. Endülüs’te okuma yazma oranı çok yüksekti. Çok sayıda bilim adamı ve düşünür  yetişmişti. Botanikçiler, gök bilimcileri yetişmiş, tıpta modern yöntemlerin adımları atılmıştı. Burada eğitim gören Avrupalı talebeler ülkelerine döndüklerinde yeni çağı başlatmışlardır. Endülüste bir kütüphanede 10.000 kitap bulunurken aynı çağda Parisin en büyük kütüphanesinde 70 adet kitap bulunuyordu. Bunlarıda azsayıda okuma yazma bilen rahipler okuyabiliyordu. Geriye nemi kaldı? Bir müddet kendilerininde kullandığı Elhamra Sarayı, Katedrale çevrilen Kurtuba cami, Alkazar sarayı, Altın Kule.

ELHAMRA SARAYI : Granada’da Beni Ahmer Devletini kuran Birinci Muhammed tarafından başlatılmış, sonra gelen Sultanlar tarafından ilaveler yapılarak genişletilmiştir. Bir süre İspanyol krallar tarafından kullanılmış. Napolyon tarafından bombalanmış. Evsiz ve serserilerin barınağı olmuş. Dünyada ilgi görmeye başlayınca onarılmış ve şu anda günde 6.000 kişinin ziyaret ettiği önemli bir turizm merkezi olmuş. Döneminin yapı şaheseri olup kısmen zamanımıza kadar kalmıştır. Arapça *Allahtan başka galip yoktur* cümlesi sarayın her tarafında yazılı. Allah adını her yerde bu kadar çok zikreden başka bir saray yoktur. İçiçe odalar, salonlar, iç avlular, kemer ve tavan süslemeleri, harem bölümleri, aslına uygun olarak yapılan Aslanlı Avlu, yeniden yapılan bahçeler o zamanda yapılan kanallarla dağlardan getirilmiş suyla can bulmuş havuzlar, fıskiyeler. Biraz hayal gücüyle binbir gece masallarındaki sahneleri canlandırabilirsiniz. KURDUBA ULU CAMİ : Cordoba’da Şimdi katedral olan cami 856 sütundan ve bu sütunların üstündeki kırmızı beyaz tuğlalardan meydana gelen çifte kemerlerle çok etkileyici büyük bir cami. Bu sütunların 156 sı kilise için yıkılmış.

ALTIN KULE : Seville’da (Seviya okunuyor) Araplar İşbiliye diyorlarmış. Araplar tarafından yapılan surların ayakta kalabilen kulesi. Nehiri zincirlerle kapatılmaktada kullanılmış.                                                                                                               ENDÜLÜS BÖLGESİNDE ; Eski şehrin olduğu sokaklar dar. Beyaz badanalı iki katlı evlerin bazılarında Karmen denilen bahçeleri var. Portakal, limon, yasemin ve bir çok değişik çiçekler. Evlerin balkon ve duvarları renkarenk çiçek saksıları ve seramik tabaklarla süslenmiş. Juderia denilen Yahudilerin eskiden oturmuş olduğu daracık sokaklar. Daracık sokaklardan geçtiğinizde önünüze meydanlar çıkıyor. Burada kafeler restaurandlar bulunuyor. Hatta bu daracık sokaklarda faytonla gezinti yapanlara rastlayabiliyorsunuz. Rondada ilk boğa güreşlerinin yapıldığı arenayı görebilirsiniz. Burasıda eski bir Endülüs şehri. Flamengo müziği Araplar tarafından Endülüse gelmiş Çingeneler tarafından geliştirilmiştir. Bugün ise İspanya denilince ilk akla gelenlerdendir. Granada’nın Albeniz tepelerinde, kayaların içine oyulmuş saloncuklarda yapılan, çingenelerin sergilediği Flamengo gösterileri görülmeye değer.

Ayhan Şevmet